Kategoriler
Edebiyat Roman

Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı

Bazı kitaplar var ki konusu kadar o kitapların ortaya çıkış hikayeleri de ilgi uyandırır. Tıpkı Dostoyevski’nin Kumarbaz kitabı ya da George Orwell’in Paris ve Londra’da Beş Parasız kitabı gibi. Ali Teoman geçirdiği bir rahatsızlık sonucu 49 yaşında hayatını kaybetmiş genç yazarlarımızdan biridir. Bu gencecik yaşamına onlarca öykü,roman ve novellalar katan yazarımızın bugün okuduğum kitabıyla ilgili çok ilginç bir hikayesi var.

Bir Kitabın İlginç Hikayesi

Ali Teoman bir kitap yazar ve bu kitabın dosyasını 1991 yılında yapılan Haldun Taner Öykü ödülü için jüriye yollar. Ancak ilginçtir kitabın yazarı Nurten Ay diye yollanmıştır jüriye. Kitap o sene yarışmada birinci gelir ve asıl mesleği sekreterlik olan ve kitaplarla pek yakınen ilgisi olmayan Nurten Ay ödülünü almaya gider. O dönem edebiyat çevrelerinin merakı artmıştır yazara çünkü bugüne kadar adı sanı hiç duyulmamış ve edebiyat geçmişi hiç olmayan birinin ödül alması garip karşılanmıştır. Nurten Ay yazılı ve görsel medyada sürekli haber konusu oluyor,röportajlar veriyor,basında boy boy fotoğrafları çıkıyor. Yine de edebiyat çevreleri pek ikna olmuyor ve bazıları bu kitabın arkasında kim olduğunu araştırıyor ancak bir sonuca ulaşamıyorlar.

İtiraf

Ali Teoman kitabın basımının 20.yılında bu durumu itiraf etmek istiyor ancak 16 yılın sonunda beyninde çıkan bir tümör bu itirafı öne çekmek zorunda kalıyor. Öleceğini hissettiği için beklemenin riskli olacağını düşünüyor. Bir dergiye röportaj verip durumu anlatıyor. Neden böyle bir oyun oynadığı sorulduğunda ise şu cevabı veriyor: Yazınsal bir oyun tasarladığını  ve kendi kimliği ile yazmış olduğu hikayenin niteliğinin birbirinden ayrışması için böyle bir yol denediğini zira okuyucu bir kitabı okurken okuduğu metni yazarla özdeşleştirdiğini söylemiştir. O yüzden sıradan birinin kimliği ile yazılmış bir metnin okuyucu tarafından nasıl algilanacagini merak etmiştir. Yani bu oyunun özü şu: okuyucu yazara göre mi yoksa eserin içeriğine göre mi değerlendirme yapıyor? Röportajdan kısa bir alıntı :

Tam 16 yıl sonra kitabın gerçek yazarı olduğunuzu açıklamanızın nedeni neydi? Neden ve nasıl bu konuda bu kadar uzun bir süre sessiz kalabildiniz?

Buna daha önce de değinmiştim. Biraz tatsız bir konu. Yedi ay kadar önce, beklenmedik bir biçimde, beynimde büyük bir tümör olduğunu öğrendim. Birkaç gün içinde ameliyat olmam gerekiyordu. Bu hayli riskli bir ameliyattı. Tümör beynin tehlikeli bir bölgesindeydi. İşin ucunda gidip de dönmemek vardı. Dönersem de nasıl döneceğim belli değildi. Bunu bildiğim için, yayımlanmış ve yayımlanmamış yazılarımı ameliyata girmeden önce yayıncıma ve çok sevdiğim bir yazara emanet ettim. Tabii bu bağlamda onlara Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’ndan da söz etmem kaçınılmazdı. Bana birşey olması durumunda, kişisel bibliyografyamda elbette onun da yer alması gerekiyordu. Ama sonuçta, bütün bu nahoş olasılıklara karşın, ameliyat iyi geçti, radyoterapi gördüm, iyileştim.

Bu durumda açıklamanın hemen yapılması gerekmeyebilirdi. Oyunun başında, bu açıklama için yirmi yıllık bir süre öngörmüştüm. Ama şimdi, deyim yerindeyse, ok yaydan bir kez çıkmıştı. Bu aşamadan sonra oyunu sürdürmeye çalışmak anlamsız olurdu. Bu konuda nasıl bu denli uzun süre sessiz kalabildiğime gelince, zorluk bunun neresinde? İnsan ağzını açmayınca, ses de çıkmıyor, inanın!

Neden bir kadını seçtiniz sahte yazar olarak ya da bir kadın ismini takma isim olarak?

Yazarla metin arasındaki uyuşmazlığı bariz hale getirmek için kadın kimliğine bürünmeyi seçtim. Amaç yalnızca insanları aldatmak değil, bunu göstere göstere yapmaktı. Öyle ki öykülerin üzerinde yeterince kafa yoran bir kişi, bütün bunların ustalıklı bir mizansen, büyük bir yutturmaca olduğunu anlayabilmeliydi.

Ödülü kazanmayı beklemiyor muydunuz, yoksa kazanacağınızdan çok emindiniz de bu bir reklam stratejisi miydi?

Bunun bir reklam stratejisi olabileceğini düşünmenizi anlıyorum. Herşeyin maddi bir karşılığı olması gerektiğinin a priori kabulu, “çağın ruhu” diyebileceğimiz anlayışa son derece uygun ve siz de belki farkında bile olmaksızın bunu doğal sayıyor, olaya bu çerçevede bakıyorsunuz. Açık konuşmak gerekirse, böylesi bir düşünce tarzı benim yazın anlayışımla çelişir. Eğer amacım hızla başarı kazanmak olsaydı, düşünün ki, bu fırsat ayağıma gelmişti. Bu oyunu oynamama hiç gerek yoktu. Ödül kazanıldığında, yani on altı yıl önce, ortaya çıkıp gerçek yazar olduğumu açıklar, başarının üzerine oturabilirdim. Ne de olsa bu kitap benim yazın dünyasına attığım ilk adımdı. Takdir edersiniz ki, yazın dünyasına hayli prestijli sayılan bir ödülle giriş yapmak parlak bir başarı olurdu. Ama ben böyle yapmadım, susmayı yeğledim ve yıllar içinde kitaplarımı yavaş yavaş yazıp yayımlattım.

Süha Oğuzertem’in birkaç yıl önce Kitap-lık’ta yayımlanan inceleme yazısından sonra, gerçeği açıklamak için elime ikinci bir fırsat geçti. Ortam buna uygundu, kitap yeniden gündeme gelmişti, “marketing” açısından doğru “timing” buydu. Ama, bildiğiniz gibi, ben suskunluğumu yine bozmadım, en başta öngördüğüm yirmi yıllık sürenin dolmasını bekledim. Eğer şimdi bu sürenin bitiminden birkaç yıl önce gerçeği açıklıyorsam, bunu “teknik bir arıza” nedeniyle yapıyorum. Buna karşılık, evet, belki size tuhaf gelebilir, hatta bunu kendini beğenmişlik olarak görebilirsiniz, ama ödülü kazanmayı bekliyordum. Yazdıklarımın değerinden o derece emindim. Tabii jürinin benimle aynı görüşü paylaşmaması olasılığı her zaman vardı, ama onların da öykülerin cazibesine kapılacaklarını, hayal meyal sezebildikleri bu oyuna katılmaktan kendilerini alamayacaklarını tahmin ediyordum.

Zaten hızlı başarının pırıltısını reddedip gölgede kalmayı seçebilmemin önemli bir nedeni de iyi yazabildiğime inanmamdı. Mızrak çuvala sığmaz. Bu ödül olmasa da, yazdıklarımın bir biçimde fark edileceğine ve kitaplarımın yayımlanacağına inanıyordum. Sonuçta kendime ilişkin düşüncelerimde az çok haklı çıkmış olmak benim talihim olmalı!

Ufuk Matara / Akşam Kitap

Kitabımızın konusuna gelince; 3 öyküden oluşmaktadır. Bu 3 öykü de birbiriyle bağlantılı ancak zaman ve mekanlar farklıdır. Özellikle son öyküde geçen olaylar adeta yazarın bu kitapla ilgili yapmış olduğu oyunlar gibi aldatmacalarla geçen bir öykü. Öyküler kitabın isminden de anlaşılacağı üzere İstanbul’da geçmekte ve yazarın bize bu şehrin tarihi dokusu içinde anlatıldığı döneme götüren harika bir anlatımı var. Son öyküde iki kahramanımız var. Birisi Arif bey diğeri ise Elias. Arif bey çekirdekten yetişmiş iyi bir antikacıdır. Elias ile dostlukları artınca işin inceliklerini Elias’a da öğretir. Bu işin inceliklerinin yanısıra karşısına çıkacak sahte antikalarla ilgili de sürekli bilgiler vermektedir. Elias gün gelir bu öğrendiklerini piyasada kazanç kapısı haline getirmeye başlar. Ancak işin sahtekarlığını da devreye sokunca bütün antikacılık dünyasını aldatır ve bir kişi –arkadaşı Arif Bey– dışında hiçkimse bu büyük sahtekârlığın farkına varmaz. Bu kurgu ilk iki öyküyle de bağlantılıdır aslında.

Çok severek okuduğum bir öykü kitabı oldu. Genç yaşta kaybetmek gerçekten çok acı verici. Ali Teoman gibi bir yazarla tanışmak ise benim için mutluluk vericiydi.

Mutlu kalın…

yorumlarınız değerlidir